müspet ahlaki tercihleri nedeniyle bir ilişkinin, bir durumun mağduru, zarar göreni olan biri, mağduriyetinden, zarar görmüşlüğünden şikayet ediyorsa, o, ahlaklı biri değildir. kayıpsız ahlak olmaz!
Bilime birinci, sanata ikinci taklitci diyebilirsek, ucuncu taklitci ahlaktir; ahlak asil sahtekardir; derdi ne dogru ne de guzel taklittir; ahlak taklidin bitip kurgulamanin basladigi alandir; toplumsal veya dogal olana ‘iyi ve kotu’ dayatilir; toplumsal ve dogal olani taklit etmek yerine, bunlarin taklit oldugu fikrine dayanir ahlak; ahlak yansimayi tersine cevirir; taklidi tersyuz eder; yoklugunu mutlak varliga cevirir
ahlaka gore, eger toplumsal olan taklit ise, bir toplumsallik olarak ahlak da (ki bilim ve sanat da) taklittir. bu durumda ahlak "iyi" ve "kotu" kavramlarini cikarttigi otantik bir gerceklik varsaymak zorundadir. yani kelimenin gercek (ve modernist) anlaminda "iyi" ve "kotu" var olmak zorundadir. en azindan bu kavramlara temel olusturacak yasamlar vardir denebilir. sonuc olarak ahlakin bir toplumsal temeli vardir aslinda. amma velakin, yine ahlakin bakis acisindan, bu toplumsal temelin kendisi de pekala taklit olabilir. ozetle, ahlak kendi temelini gayrimesru sayacak soylemi yine kendi icinde sakliyor olabilir.
Ahlakin bir taklit oldugu su goturmez; kendini onaylamak icin varsaydigi gerceklik, taklitlerden ibaret bu dunyada varolamazdi (ki bu dunya ahlaki, iyi veya kotu taklit etmektedir, ahlakin varsayiminca); iyi ve kotu dunyanin disindadir ve bu yuzden mutlaktir, mutlak olarak vardir; ancak yasamlarin varligi ahlaka temel olmak yerine onu onaylamakla yukumludurler (idealist yanilsama, diyelim; yasamin ahlaki yeniden yorumlanmasi); ahlakin celiskisi varligini ampirik bir dunyada onaylama zorunlulugudur; surekli bir yanlislanma, dunyanin ahlaksizligina isaret edemeyecektir; cunku, ahlak yanilsamasi gercekligin tutarli tecrube edilisine karsi koyabilecek gucte degildir; cunku, ahlakin temeli toplumsal tutarli yasamdir ve bu ahlakin (tutarli) reddinde kendisini belirgin bir sekilde gosterir
valla, gerek baslik gerekse dusulen ilk not guzel bir tartismanin mustucusu. atesi sondurmemek ugruna ilk aklima duseni yaziyorum derhal. temel soruyu soyle koyabilir( miy)iz(?): genel gecer bir ahlak mumkun mudur?
herhangi bir ahlaki tercih bir pozisyonlanmayi gerektirdigi olcude tercih sahibini konumlandirir. tam da bu pozisyonlanma nedeniyle tercihin 'yersiz,yurtsuz'lugundan, genel gecerliginden bahsetmek mumkun olmayacaktir. bu nedenle, weberci -ve provokatif- bir ifadeyle, ahlak dogasi geregi puritendir! (bu weber referansi kanadada ikamet eden uyemizden bekledigim katkiya vesile olmazsa tartismaya sakaryada bira esliginde devam edebiliriz:))
siz ucunuz (cagatay da geldigine gore) sakarya’ya yine acilin, muhabbetin bir ayagi da orda olsun, hem ben yokken weber'i cekistirmek daha kolay olur
oncelikle ilgili bulunabilecek "etik" basligi vardi, onu hatirlatayim
eger ahlaki konum evrensellik iddiasi tasiyorsa kayipsiz ahlak olmaz diyecegim ben de,
hicbir puriten kaybetmek icin ahlakli olmaz diye ekleyecegim, ve de
bu benim acilis pozisyonum olsun,
belki muhabbet sonunda baska yerlere varabiliriz birlikte
direnc bağlantıyı weber üzerinden kurup cagri'ya hoş bir çağrı çıkarmış, o da (sağolsun) icabet göstermiş...
şimdi efendim, doğrusunu söylemek gerekirse yazarken aklımda ne kant, ne weber vardı. şahidi olduğum tekil bir vak'adan yola çıkarak kurmuş bulundum o iki cümleyi. vurgu esas itibariyle mızırdanma, şikayet etme üzerine. genel geçerlik-evrensellik iddiasında bulunsun ya da bulunmasın, hiçbir ahlak öğretisi, eylemeyi önerdiklerinin eylenmesini müteakip doğacak muhtemel kayıplarla ilgili böylesi bir sızlanma halini kaldırmaz gibime geliyor. ve zaten "ahlak" olarak kodlanmış her türden manzumeler zinciri, mağduriyeti ve kaybı da içermek, öngörmek durumunda değil midir? "yalan söyleme! söylememen sana zarar verecek bile olsa!" gerçi nazari satıhta vazedilmiş bu türden yargısal önermelerin (kant'ın kulakları çınlasın!) hayat ve iktisadiyat cangılında hangi şekle büründüklerini de bilmiyor değiliz: "yalan söyleme! ama sadece işine geldiği sürece!" o zaman da akla, mesela küçük iskender'in bir şiirinde geçen şu dize geliveriyor işte: "ben seni terbiyesizken sevdim ey ömrüm / bunu ahlak anlamaz"
bu arada, topu, uygun pozisyonda bekleyen etik dururken biraz alakasız bir yerde duran edebiyat'a uzattığımın ve takımı muhtemel bir golden ettiğimin farkındayım. fakat maçın ilerleyen dakikalarında takım arkadaşlarımın onu çok iyi toplarla buluşturacaklarından da eminim.
ofsaytı bir şekilde anlamış, ve fakat ofsayttan doğan endirekt serbest vuruşla fırtınalı ilişkisini sürdüren biri konumundayken, şimdi kalkıp, çocukluğunda oyunlara fasulye olarak katılmakla süslü yazgısını büyüyünce kaleyi koruyarak sürdürenlerden dahi olamam sanırım. nerde kaldı gole katkıda bulunmak! kısaca bana gelmeyen felsefi topa koşmak değil derdim. madem doğrusunu söylemek gerekiyor, swann'in girişini okurken, yukarıda anılan felsefelerin hiçbir f'si de uyanmamıştı aklımda.
diyelim uyuduklarından değil de hiç olmadıklarından, benim onları almamış olmamdan..şimdi bu, benim için bir kayıpsa, örneğin maça alınmamakla kalmayıp stadtan da kovulacaksam, "eh, kendim ettim, kendim buldum" diyerek devam edebilirim (neye?). örneğin pek örtüşmediği düşünülebilecekse de, swann'ın söylediklerini en basit şekliyle, biraz da böyle anlıyorum. ben miyim gerçekten "eden" gibi çok temel sorunlara dalmadan, yine çok temelde anladığım, neresi olursa olsun, durduğun yerin durulabilecek başka yerleri "kaçırman" anlamında baştan kayıplı göründüğü. ne var ki, bunun ötesinde her türden ahlaki kodun muhtemel mağduriyet ve kayıpları öngörmesini beklemek, ondan çok şey beklemek olur gibi geliyor. devam edeceğim hayatsa eğer, ahlakın, hayatı tahammülfersa olmaktan çıkarmasını beklemek, açıkçası, beni korkutuyor. işte küçük iskenderin dizelerini de biraz böyle anlıyorum...
bu korku yetmezmiş gibi, asıl kaybın, kişinin ardından her daim seyirten kayıplarının farkında olmaması yahut görmezlikten gelmesinde yattığını düşünüyorum. üstelik, bu iflah olmaz kayıplara aynı inatla eşlik etmesi ölçüsünde, edebiyatın düşündüklerimle çoktan öte alakalı olduğuna da inanıyorum.
iyi ki maça çıkmamışım...