Dogru, sanat bir dil uretir; aslinda sanatin kendisi bir dildir; taklit hicbir zaman yalnizca taklit degildir, yani derdi yansitmakla sinirli olan; taklit bir yeniden varedistir; sanat bu yeniden varedisi, yani taklidi, en iyi daha dogrusu en ‘guzel’ beceren etkinliktir; sanatin urettigi dili, yani sanati, taniyabilmek icin (belki karsit) bir referans noktasi gerektir; sanat, bilgisine sahip olmadigi sey uzerinden kendisini icra ederken (ki bu kendi varolus kosullarinin degisik birlesimlerinin baska varolus kosullarina isaret etmesi demektir, fikrimce) icra ettigi sey ancak belirli bir toplumsal konuma gore ozgunluk yarattigi olcude (yani referansi oldugu olcude), kendisini varedebilir
taklit meselesinde aklima birtakim sorular geliyor. taklit edebilmek icin taklit edilecek dogal veya toplumsal nesnenin/oznenin az cok bilgisine sahip olmak gerekir. bu anlamda sanat dogal/toplumsalin dilinin de taklit edilmesidir. ama sanatci somut bilgisine sahip olmadigi ve dahasi dogal ve toplumsal dilde ifade edil(e)meyen dogalliklara ve toplumsalliklara da dil verme yetisine sahiptir. yani henuz kendisine bir dil ve dolayisiyla bir kimlik yaratamadigimiz bir yasama, sanatci alisik olmadigimiz bir metodoloji kullanarak bir kimlik verebilir. bu kimlik yine alisik olmadigimiz bir soylem icinde varolabilir. su halde sanatcinin yaptigi salt taklit olamaz. zeze'nin tanimindan gidersem bir kez daha, sanatci gorulmeyeni gorunur kilabilir. bu gorunur kilinma surecindeki katkisi, sanatciyi sanatci yapar. cunku sanatci salt "varolani" "taklit etmemistir"; bizim icin daha once en azindan bilgi olarak yok-olan bir dogalligi/toplumsalligi, bilgi duzeyinde de olsa ve kimligini bizim de anlayacagimiz sekilde, varliga donusturecek bir dil yaratmistir.
Taklit etmek gibi geliyor bana; dogal veya toplumsal olani; taklit ‘guzel’lestikce daha bir sanat olur; mesele sanirim neye guzel denecegidir; zurnanin zirt dedigi yer de burasidir; neye guzel denecegine toplum veya bir grup insan karar verir; sanata askinlik atfetmek niyetinde olanlar zurnanin sesini duyamaz olurlar
"dikiş makinasıyla şemsiyenin ameliyat masasındaki şans karşılaşması."lautreamont
elinde bir büyüteç ya da bir mikroskopla gezmek, arada 'al sen de bak, gözkulak vs ol' demek...
teşhir...
kıyı,
kıyının az ötesi, çok ötesi
kıyının az berisi, çok berisi:-)
sanatın ne olduğunu ya da ne olmadığını belirleyen çizgiler yoktur...
adorno'dan devam:
"her sanat yapiti islenmemis bir suctur".
kalemin sarhos aksamlari
iletim aracı
tanrılaşmak..
pratiğin (pratik yaşam) düşsel boyutta yeniden tanımlanıp, biçimlendirilerek yeniden bir 'biçim'de pratiğe dönüştürülmesidir
trajediye dayanabilmenin biricik yolu...
anlatılayamayanın sunuş biçimi...ruha deyen sihirli değnek
5 duyunun ifade edilebilmesi..
bugüne kadar sanatla ilgili emin olabildiğim tek şey onu büyük harflerle yazmamak gerektiğidir.
bugüne kadar sanatla ilgili hatırlayabildiğim tek şey de yaz akşamları nevizadenin büyüsüne kapılıp rakıyı şişenin tersinden içmeye kalkıcak kadar şarhoş olmamak gerektiğidir ;)
"...." lar içerisinde yolculuk(!)
hatta ischman'ın dediği o meyhanenin duvarında bir de iron maiden resmi vardır. babalar istanbul konserinden sonra orada içmişler! ben gidince daima nicko mc brain'in oturduğu sandalyede otururum, haberiniz olsun:)
ben sanatın ne olduğunu bulamadım ama benim için önemli olan iki şey var: ne söylüyor, nasıl söylüyor.